YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULLARI


Öğretmen eğitimimizin, 16 Mart 1848'de kurulan "Dârülmuallimîn" ile başladığı varsayılır. İlkokul öğretmeni yetiştiren bu kurum zamanla, orta okul ve liseye öğretmen yetiştiren birimleri de içeren "Dârülmuallimîn-i Âliye'ye" dönüştürüldü. 1891 yılında, yeniden düzenlenen, lise düzeyinde öğretmen yetiştiren bölümü, Yüksek Öğretmen Okullarının çekirdeği sayıldı (Oğuzkan,1983). 15 Temmuz 1923 yılında, o günün "Bilim Kurulu", liseye öğretmen yetiştirme bölüm için, Fransız "Ecole Normale Superieure" modelinin örnek alınmasını önerdi ve yeni okul, "Yüksek Muallim Mektebi" adını aldı. 16 Ağustos, 1934 yılında ismi , "Yüksek Öğretmen Okulu" olarak güncellendi ve sınavla öğrenci alınan az sayıdaki kurumdan biri oldu (Akyüz,1978). Böylece eğitim tarihimizde ilk kez, nitelikli bireylerin öğretmen olması ilkesi öne çıkarıldı. Alan derslerini İstanbul Üniversitesinde alan öğretmen adaylarının, akşamları dönemin seçkin eğitimcilerinden meslekleriyle ilgili ek dersler alması da sağlandı. Ancak 12 Haziran 1946 tarihinde çıkarılan yeni üniversite yasasının, "öğretim üyelerinin dışarıda görev almasının yasaklaması", Yüksek Öğretmen Okulu için bir dönüm noktası oluşturdu. Çünkü bu yasa, öğretmen niteliğinin artmasında önemli etken olan akademik kadronun okulla ilişkisini kesti. Bu olumsuzluklar nedeniyle okul, 1949-1950 yılı başında kapatıldı. Buna karşın öğretmene olan gereksinim nedeniyle,1 Mart 1951'de, Çapa'daki tarihi binada yeniden eğitime açıldı.
O yıllarda, yüksek öğretmen okulunun kaynağını oluşturan, toplam "öğretmen okulu" sayısı 52 idi. Bunların 21'i "Köy Enstitülerinin" devamı niteliğindeydi ve eğitim süreleri 6 yıldı. Köy Enstitülerinin kuruluş amaçlarının gereği olarak, tüm ülkeye neredeyse eşit aralıklarla serpiştirilmişlerdi ve köy çocuklarına okumada fırsat eşitliği sağlıyorlardı. "Köy Enstitüleri" kapatılmıştı ama, onların yerlerinde eğitimi sürdüren bu ilk öğretmen okullarında, "Köy Enstitüsü Geleneği" büyük oranda sürdürülmekteydi. Örneğin öğretmen adayları, yaz dönemi kurs uygulamalarıyla, bölgenin özelliğine göre, duvar örme, arıcılık, meyvecilik, kavakçılık vb. tarla çalışmalarıyla, tarım derslerinde öğrendiklerini pekiştiriyorlardı. Ayrıca öğrenciler, sınıf temizliği, yemekhane ve çamaşırhane gibi birimlerde nöbetle görev alarak, bir müzik aracı çalma becerisi edinerek, iş atölyelerinde el becerilerini geliştirerek, günlük yaşama hazırlanıyorlardı. Ek olarak okulda yapılan eğlence ve etkinlik gecelerine doğrudan katılarak, sosyal yönlerini geliştiriyorlardı. Özetle öğretmen adayları çok yönlü yetiştirilme ilkesi ile eğitiliyordu. İşte yüksek öğretmen okulu öğrencileri böyle bir kitlenin en iyileri arasından seçiliyordu.
Zamanla lise öğretmenine duyulan gereksinimin artması ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulundan mezun olan öğretmenlerin büyük bir kesiminin, üniversitelere asistan olarak atanması nedeniyle, öğretmen açığı büyüdü.

Arayı kapatmak amacıyla 1959 yılında Ankara'da ikinci ve 1964 yılında da İzmir'de üçüncü yüksek öğretmen okulu açıldı(Kavcar,2003). Aynı dönemde İstanbul Yüksek Öğretmen Okuluna öğrenci alım şekli de güncellendi. Yeni düzenlemeye göre lise öğretmen adayları, öğretmen okullarının son sınıfa geçen öğrencileri arasından, hem derslerde gösterdikleri üstün başarı hem de "öğretmenler kurulunun" oluru ile "yüksek öğretmen okulu hazırlık sınıfına" yönlendiriyordu. Uygun görülenler, sağlık raporu da alarak adaylıklarını netleştiriyordu. Bu süreç, o dönemde öğretmen olmak için sağlam bir anatomik yapı ve başarılı bir kitlenin elemanı olmayı gerektiriyordu. Hele hele öğretmenler kurulunun oluru bu yapıyı daha da erişilmez yapıyordu.Yani öğretmenlik, ülkenin her yanından derlenen seçkin insanların mesleği olmuştu(Alkan,2002). Gerçekte günümüzde gelişmiş pek çok ülkenin aradığı öğretmen nitelikleri o yapıda vardı. Ne yazık ki, tıpkı "köy enstitüleri" gibi, Yüksek Öğretmen Okulları da siyasi otoritenin gazabına uğradı. Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğüne hazırlatılan bir raporla, 1978 yılında kapatıldılar. Bu gelişme ile aynı zamanda köy çocuklarının üniversitelere geçişi de bir bakıma engellenmiş oldu(Eşme,2003). Aynı yıl, eğitim enstitülerinin üç yıldan dört yıla çıkarılarak açılan sözde,"Yüksek öğretmen Okulları"(Kaya, 2004) ise gerçek amacın, öğretmenin niteliksizleştirilmesi olduğunu öne çıkarıyordu.

Ne zaman eğitim konusu açılsa aklıma, altmışlı yıllarda okuduğum bir fıkra gelir. "Bayanın biri avukata gidip eşinden ayrılacağını söyler. Avukat, kolay hemen davayı açabiliriz, ama eğer uygun bir gerekçeniz varsa, hem boşanmanız kolay olur hem de çok nafaka alabilirsiniz diye de ekler. Bayan evet var der, kocam kumar oynamayı bilmiyor. Avukat şaşırır iyi ama hanımefendi bu iyi bir meziyet ve boşanma nedeni olamaz karşılığını verince bayan küplere biner. Bilmiyor, bilmiyor ama sürekli oynuyor der". Sanırım güzel ülkemde ne olduğunu bilmeyenler, eğitimle sürekli oynuyorlar.





"Hacılar kırında" çağlayan bir pınar; temiz, duru bir kaynak.

İZMİR YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULU (Bornova)

Biraz aceleye getirilmiş ve alt yapısı tamamlanmadan kurulmuş bir okul, İzmir Yüksek Öğretmen Okulu. Hani Anadolu'da derler ya "kendine ait bir kibrit çöpü olmayan" bir kurum olarak ortaya çıktı. Buna karşın, eğitime başlama cesareti gösteren bir yönetim kadrosu vardı. Bu kadro ilk öğrencilerini,1964-1965 eğitim-öğretim yılında,o dönemin görkemli liselerinden biri olan "İzmir Maarif Kolejinin"'e ait, önü toprak bir sığınma binasına yerleştirdi. Bina okulun değildi ama gelen öğrencileri kapısında bekleyen, onlara sevgi ile yaklaşan yöneticiler okulundu. Bu durum büyük ölçüde "samanlığı seyranlık" yapıyordu. Bir binasına, geçici de olsa el konan kolej ise, o dönemde, İzmir'de hatta ülke genelinde önemli bir yere sahipti ve birçok insan tarafından kollanıyordu. Bu koruyucuların çoğunluğu aynı ortamda farklı bir okulun bulunmasına karşıydılar. O nedenle hem giriş kapısına asılan, "İzmir Yüksek Öğretmen Okulu" tabelası hem de ortak yemekhane ilk sorunu oluşturmuştu. Daha sonraları diğer ortak kullanım alanları ve ortak etkinlikler için de benzer sıkıntılar yaşandı. Buna karşın İzmir Yüksek Öğretmen Okulu mezunu olan birçok öğretmen, sonraları bu kurumun eğitim kadrosuna katılarak yücelmesinde büyük katkılar sağladılar.

Okulun kendi binasının temeli ise, "hacılar kırında", o zamanlar bomboş olan tarlalar içindeki ıssız alanda atılmıştı(Günümüzdeki fen lisesi). Binanın henüz ulaşım yolu yoktu ve alanda ses duyurabilecek canlılar bile bulunmuyordu. Öte yandan İstanbul ve Ankara Yüksek öğretmen Okullarının kuruluş aşamasında Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey yönetiminde yer alan yüksek öğretmen kökenli bürokrat sayısı da azalmıştı. Bu durum sorunların çözümünü geciktiriyordu. Her şeye karşın ilk müdürümüzün eski bir yüksek öğretmenli ve diğer yöneticilerin de deneyimli olması kurum için büyük avantajdı. Burada bir İzmir Yüksek Öğretmenli olarak, çok şey borçlu olduğumuz müdürümüz Ali Kemal Görgülü ile bize kucak açan yönetici ve öğretmenlerimizi, arkadaşlarım adına gönül borcu ile ve saygıyla anmak istiyorum.

Okulun öğrencileri, çoğunlukla, ülkemizin batısında eşit aralıklarla serpiştirilmiş öğretmen okullarından seçilmişti. Bu durum onların, yalnız çalışkanlıkları ve becerileri ile değil aynı zamanda sosyal etkinlikleriyle de, eşdeğerlerine göre daha öne çıkmalarını sağlıyordu. Bir yandan edindikleri el becerileriyle kendi ranza ve yataklarını üst katlara taşıyıp kurabiliyor öte yandan dershanelerini düzenleyebiliyorlardı. Aynı zamanda erkek öğrenciler, sayıca daha çok olan kız arkadaşlarına yardım edebiliyorlardı. Ne yazık ki o dönemin olanakları ve teknolojik gelişim yetersizliği nedeniyle, öğrencilerin "imece" benzeri kuruluş çalışmalarını kanıtlayan eldeki belgeler çok azdır. Ancak ilk hazırlık sınıfı öğrencilerinin,

* basit eksikleri ortaklaşa giderme,
* sıkı ders çalışma,
* koro çalışmalarına katılma,
* oyun sahneleme,
* spor takımlarında oynama,
* folklor çalışmalarına katılma vb.

etkinliklerde bulundukları belgelidir. İşin daha güzel olan yanı, bütün bunları yaparken öğrenciler zorlanmıyorlardı. Çünkü aldıkları önceki eğitim onları, her alanda başarılı olabilecekleri türde yapılandırmıştı. Buna karşılık sıkıntıları yok değildi. Örneğin, önceleri eğitim aldıkları kurumlarda ya yalnız kız ya da yalnız erkek arkadaşları ile birlikte okumuşlardı. İlk kez karma eğitimin yapıldığı bir ortamdaydılar ve bu durum aralarında iletişim sıkıntısı yaratıyordu. Kısa sürede bu sorunu da çözebildiler. Bu konuda erkek öğrencilerden daha etkili olan kız öğrencilerin çabasını saygıyla anmak gerekir.
İlk hazırlık sınıfında, adları yüksek okuldu ama özünde lise son sınıf öğrencileriydiler. Daha önce alınmış öğrenciler olmadığından " deve ile deve kuşu" arasında bocalıyorlardı. Bir yandan başarma öte yandan da yeni gelecek arkadaşlarına örnek oluşturma ödevleri bulunuyordu. Yasa ve yönetmeliklerle kendilerine tanınan haklarını aramak,savunmak ve kullanmakla yükümlüydüler. Bu amaçla "öğrenci derneği" çalışmalarını da sürdürmeye başlamışlardı. Çok sert görünen ama özünde öğrenci yanlısı olan ilk müdürleri Ali Kemal Görgülünün bu konuda da onlara rehber olması önemli bir kazançlarıydı.
O döneme ilişkin ve sözü edilmesi gereken önemli bir nokta da ilk kez aldıkları yabancı dil dersiydi. Zamanın öğretmen okulları programlarında olmayan yabancı dil dersi ile ilk kez burada karşılaştılar. Yani bir yıl yabancı dil dersine girerek lise mezunu oldular. Gerçi çalışkan olmasına çalışkandılar ama altı yıllık bir programı bir yıla sığdırmak "her baba yiğidin harcı değildi". Yani yabancı dil alt yapıları eksikti. Başka bir deyişle onlar neredeyse hiç yabancı dil bilmeden(!) liseyi bitiren ve üniversite kazanan bir kitle oldular.
Özetlersek bir akademik yıl süren hazırlık sınıfını, yeni öğretmenlere, yeni arkadaşlara alışma zorluklarına karşın, büyük başarı ile tamamladılar. Gerçekte yeni öğretmenlerine kolay alıştılar. Daha doğrusu öğretmenleri onları çok iyi yönettiler ve kendilerine bağladılar. Onlar da hazırlık sınıfı öğretmenlerini çok sevdiler. Çünkü, onlara kah kızan kah "haydutlar" diye bağıran öğretmenlerinin, kendilerini çok sevdiklerine içten inanıyorlardı. Sonuçta çok çalışarak, gülerek, eğlenerek, biri birine katlanarak koca bir yılı geçirdiler ve birer lise mezunu olup üniversiteye giriş sınavını beklemeye başladılar.
Bu girecekleri sınav, ülkemizde ikincisi yapılacak olan merkezi sınavdı ve test olarak yapılıyordu. Oysa onların, önceki dönemlerden klasik sınav alışkanlığı vardı ve o yönde üstün başarı sağlamışlardı. Bir iki öğretmenlerinin bireysel çabalarına dayanan katkısından başka, test konusunda deneyimleri hiç yoktu. Ne aldıkları özel kurs ne de gittikleri bir dershane olmamıştı.Yani farklı bir sınava giriyorlardı ve heyecanlıydılar. Sonuçta gün geldi ve "üniversiteye giriş sınavına" katıldılar ve memleketlerinin yolunu tuttular.İkinci yılın başında geri geldiklerinde bir iki arkadaşları dışında hepsi Ege Üniversitesi öğrencileri olmuşlardı. Kayıtlar ve bölümler kendi istekleri dışında gerçekleşmişti.
İkinci yılda okullarında artık iki tip öğrenci vardı. Birisi üniversitenin değişik birimlerine kayıtlı üniversite öğrencileri diğerleri ise hazırlık sınıfına yeni alınan lise son sınıf öğrencileriydi. Bu duruma göre öğrenci sayısı yaklaşık iki katına çıkmıştı. Yeni durum,doğal olarak fiziksel ve yapısal sorunlara neden oluyordu. İlk yılda kurulan düzen, hazırlık sınıfına göre ayarlanmıştı. Bu kez ikinci ve biraz daha farklı bir düzene daha gereksinim vardı. Çünkü üniversitede derslerin saatleri ve dağılımları daha değişikti. Öğrenciler bu sisteme uymak zorundaydı. İlk iş üniversite aşamasındaki öğrencilere barınabilecekleri bir ortam bulmaktı. Bu öğrenciler yeni yapılan ve inşaatı bitmemiş binada barınmak durumunda kaldılar. İşleyiş oldukça garipti, öğle yemeklerini eski binalarında yiyip fakülteye ve akşam yemeklerini yiyip yatmak için ıssız hacılar kırına gitmelerini gerektiriyordu. Kestirme olsun diye tarlalar arasından ve çamurlu yoldan yatmaya giden öğrenciler çok sıkıntı çekiyorlardı. Bir süre sonra bu duruma isyan ettiler ve çok sevdikleri müdürlerini de kırdılar. Bu kez yemekler, cipten bozma bir araba arkasında yatakhanelerin olduğu yere taşınmaya başlandı ama bu kere de yolda yemekler yemek olmaktan çıkıyordu. Kısaca ikinci yıl daha da büyük zorluklarla geçiyordu. Buna karşılık öğrenciler çamurlar içinde yürümeyi de eğlenceye dönüştürerek yaşamlarını sürdürmeyi başardılar.
Üniversiteye, öğretmen okullarında edindikleri bazı güzel alışkanlıkları da taşıdılar ve eğitim süresini başarı ile sürdürdüler. Yüksek öğretmen okulu kökenli tüm öğrenciler, aşağı yukarı benzer alışkanlıklara ve becerilere sahip oldukları için, fakültede de birlikte çalışarak başarılı olmaları zor olmuyordu. Eksikliklerini birlikte gidermeleri, yemek yapma ve temizliğe zaman ayırma gibi yan uğraşılarının az olması, başarıya ulaşmalarını daha da kolaylaşıyordu.

Her şeye karşın fakültedeki derslerden sonra okula, daha doğrusu yedikleri ve yattıkları yere geldiklerinde, kendilerini evlerine dönmüş gibi hissediyorlardı. Bunun doğal bir sonucu olarak gün içi işlenmiş konuları tartışma ve pekiştirme şansları da oluyordu. Tek başına yaşayan, yurtta ya da kentte evi olan diğer arkadaşlardan bu anlamda avantajlıydılar. Belli ölçüde "mütalaa" yapabilme olanakları bile vardı. Ondan da ötesi, yemekleri genellikle beğenmeseler bile, en azından dengeli besleniyorlardı. Üniversitede asistanlık yapan ve daha önce onlar gibi yetişmiş ağabeylerinin belleticiliğiyle, gündüz derslerde öğrenmekte zorlandıkları konuları aydınlatabiliyorlardı. Bu çalışmaların olumlu katkısı inkar edilemez boyuttaydı. Edinmiş oldukları iyi alışkanlıklar ve arkadaşları ile olan iletişim güzellikleri, üniversite sürecinde demokrasiye olan inançlarını, kendilerine olan öz güvenlerini de üst düzeye çıkarmıştı. Özetle, İzmir Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri kısa sürede öylesine bir duruma geldiler ki, kendilerine verilecek her görevi yapabiliriz inançları üst düzeye çıktı.

Fakültede girdikleri ilk derslerden pek bir şey anlamadılar. Çünkü derslere giren profesörlerden, birçoğu yabancı uyrukluydu. Yarısı İngilizce yarısı da yarım yamalak Türkçe ders anlatıyorlardı. Söylenen ve yapılanları o zaman asistan olan ve akşamları belleticilik yapan ağabeylerinin tercümanlığı ile anlamaya çalışıyorlardı. Ancak bu ağabeylerinin hiç biri profesyonel tercüman değildi ve tercüme karşılığında para da almıyorlardı. Yani, tam bir amatör ruhla tercüme yapmaya çalışıyorlardı. Hocaların arasında Alman, Japon, Pakistan ve başka ülke kökenliler vardı. İlk kez profesörler ile karşılaştıkları için ve biraz da yetişme biçimlerine bağlı olarak, öğretene saygılarından, onlarla iletişim kurma cesaretini göstermeyi başlangıçta beceremediler. Acabalar, onları hocalarıyla iletişim kurmaktan bir süre için alıkoydu. Ama belli bir zaman sonra bu tür korkuları da üzerinden attılar ve iletişim kurmaya başladılar. Kısa süre sonra yavaş yavaş üniversite ortamına iyice uyum sağladılar. Derse katılmak ve soru sorma cesaretini göstermek için çırpınıp durdular.

Yeri gelmişken bir noktayı vurgulamak, İzmir Yüksek Öğretmen Okulu mezunu her bireyin hem görevi hem de vicdan borcudur diye düşünürüm. Gerçekte, 1960'lı yıllardaki o yabancı öğretim üyelerinin derslerdeki tutumları, dersi sunma biçimleri ve öğrenci ile olan yumuşak iletişimleri tam bir harikaydı. O insanlar, ki her biri kendi alanında otorite idi, uyguladıkları eğitim biçimi ve "öğrenme stilleri" ile günümüzün de ilerisinde kalıyorlardı. Üniversitede, kullandıkları kavramların tartışılmasına verdikleri önem, ölçmeyi ezberden çıkarma çabaları, öğrenciye gösterdikleri saygı ve sevgi ile iyi birer öğretmen modeli idiler. Öyle ki, tartışma ortamında söylenen ve içinde yer alan saçma sapan şeylere karşı yaklaşımları, hele doğru olabilecek yorumlar karşısındaki o övücü tutumları öğrencilerin, hem onlara hem de derslere karşı olumlu tutum takınmalarını adeta zorunlu kıldı. O insanların, sorulan soruyu geçiştirme davranışlarına hiç rastlamadı. Özetle dolu dolu öğretim üyeleriydiler.

Üniversitede girilen ilk "vize" (ara sınav) sonuçları, fakültede onlara karşı bir cephenin oluşmasına neden oldu. Çünkü, fakülteye kayıtlı ve onların dışında kalan öğrencilerden daha üst düzeyde notlar aldılar. Bu durum yüksek öğretmen okullu olmayan arkadaşlarını bir ölçüde kıskandırdı ve karşı konuma itti. Oysa onlar, fakültenin not ortalamasını artırdı ve düzeyi bir basamak da olsa yükselttiler. Aslında ilk ara sınav sonuçları onların alıştığı düzeyde değildi ama diğer arkadaşlara oranla daha yüksekti. Buna karşın diğer arkadaşlarınca "inek" yakıştırmalarına hedef oldular. Doğrusu onların bu yakıştırmasını çok önemsedikleri söylenemezdi. Çünkü başarısız olma diye bir düşünceleri yoktu.
Onlar, aralarındaki dayanışma ve sosyal iletişim ile kendi kendilerine yetiyorlardı. Yeni arkadaşlıklarını önemsiyor ama olmazsa olmaz saymıyorlardı. Çoğunun köy kökenli olması, kurallara uygun davranışları bire-bir uygulama alışkanlıkları, yeni arkadaşlık kurma becerilerini belli ölçüde sınırlıyordu. Bu tür çekingen davranışları, büyük kentte yetişmiş toplumsal yaşam biçimleri oldukça farklı olan ve onlara göre büyük ölçüde şımarık gözüken diğer arkadaşlarına başlangıçta itici geliyordu. Belki bu nedenle belki de köylü olmalarına karşın daha başarılı olmaları nedeniyle, ilk anda onlara karşı bir küçümseme havası da oluşmuştu.

Gerçekte İzmir Yüksek Öğretmenliler, sosyal etkinlikler alanında da bayağı üst düzeydeydiler. Gece eğlenceleri hariç, diğer alanlarda iyi yetişmişlerdi. Sinema, tiyatro, yıllık çay düzenleme ve benzeri sosyal etkinliklerde, parasal sıkıntı dışında, hiç bir eksiklikleri yoktu. Her şeye karşılık, "piyes" sahneye koyma, "koro" çalışmalarına katılma, "resim yapma" ve "müzik" enstrümanları çalma konularında pek çok kent çocuğundan daha iyiydiler. Ne var ki onlar daha çok halk müziği ve halk çalgıları çalarken diğer arkadaşları, genelde gitar çalma ve sonraları çoğunun kopya olduğunu öğrendiğimiz batı türü müzik dinleme eğilimindeydiler. Üniversitedeki ilk eğitim yılının ortalarında, bu arkadaşlarla biraz daha yakınlaştılar ve kaynaştılar. Sene sonuna doğru, aralarındaki sürtüşmeler daha da azaldı. Dışarıdaki arkadaşları onların çalışkanlığından yararlanma yollarını bulmaya çalışırken, onlar da arkadaşlarından kent yaşamını öğrenmeye başladılar.

Öğrenci cemiyetleri(dernekleri) yapılan ilk ortak çalışmaları oldu. Bu yolla ve ülke sorunları karşısında takınılan ortak tavırlar çok da farklı olmadıklarını gösterdi. Birlikte ama ayrışarak değil birleşerek üretmenin yollarını aramaya koyuldular ve çoğu zaman da buldular. Aslında bir yıl içinde farklılıklarının, gerçek zenginlikleri olduğunu kavradılar ama bunların birleştirilmesinde biraz zorlandılar. Gerek spor ve gerekse sosyal etkinliklere birlikte katılarak ortak başarılar kazandılar.

İzmir Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri sonraki yıllarda her alanda fakültenin lokomotifi oldular. Diğer arkadaşlarıyla aralarında hiç bir sıkıntı kalmadı. Derslerinde gösterdikleri başarıyı aynı ölçüde ülke sorunlarını kavramada, çözüm yolu üretmede ve göğüslemede de kullanmaya çalıştılar. Ülke sorunlarını kendi sorunları olarak gördüler ve önemsediler. Bunlara zaman ayırırken asla derslerinde başarısızlığa düşmediler. Onlar hep, iyi bir öğretmenin aynı zamanda ülke sorunlarına sahip çıkması gerektiğine inandılar. Yıkmadan, kırmadan, dökmeden ama söylemekten geri kalmadan sorunları sahiplendiler. Bir yandan o zaman çok önde olan "Kıbrıs sorununu" gündemlerine aldılar, o konuda mitingler yaptılar öte yandan da bağımsızlıklarını haykırmaktan geri durmadılar. Tek amaçları, ülkelerinin gelişmesine katkı sağlamak, gelecekte yetiştirecekleri öğrencilerini iyi eğitecek düzeye gelmekti. Çünkü ülkelerini, ülke insanları daha da ötesi tüm insanları çok seviyorlardı.
İkinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci yıllarında kendilerine eklenen yeni arkadaşları ile daha da büyüdüler. Alan başarılarını çoğalttılar, ülke sorunlarına hakim oldular. En önemlisi, öğrencilerini yetiştirmeden önce, kendilerini yetiştirdiler. Hep kendi ayakları üzerinde yürüdüler ve asla yaslanacak kimse aramadılar. Sonraki eğitim süreçlerine katkıları bu yetişme biçimlerinin ne denli doğru olduğunun bir kanıtı oldu.

Bu insanlar fakültelerini başarıyla bitirdiler ve kimileri fen alanlarında öğretmen, kimileri de üniversitelerde alanlarında akademisyen oldular. Ancak her ne iş yaptılarsa hakkını vererek yaptılar. Bu ülkede hiç kimse bu önermenin aksini söyleyemez. Onlar diğer eşdeğerleri gibi birer efsane yuvasının elemanlarıydılar. Hiçbir zaman yüzlerini eğecek davranışlar sergilemediler.

Ne olacak basit birer öğretmen değiller mi diye düşünenler olabilirğ Evet yüksek öğretmenliler, basit değil, ama sade birer öğretmen idiler. Başka bir meslek sahibi olamadıklarından değil, ülkenin en iyileri öğretmenler olmalı, düşüncesinden yola çıktıkları için öğretmen olmuş kimselerdi. Gerçekte yüksek öğretmenlilerin önleri açılabilseydi, üniversiteye giriş puanları ile en iyi doktor en iyi mühendis vb. alanlarda da yetişmiş olabilirlerdi. Sonuç daha iyi mi olurdu yanlış mı olurdu tartışılabilir(Alkan,2001).
İşte siyasiler, "siyasete karışıyorlar" diye bu efsanenin de kökünü kuruttular. Çünkü ülkeyi yönetenler istiyorlardı ki "yaptıkları yanlışlar söylenmesin", "her söyledikleri doğru olarak varsayılsın". Oysa kendi ayakları üzerinde duran, çalışmaktan başka sermayesi olmayan yüksek öğretmenliler bu kalıba girmeyi benimsemediler. Doğru bildikleri yolda ve hakkını vererek görevlerini yerine getirdiler. Bu nedenle de ayıklandılar. Yazık oldu yüksek öğretmen okullarına, yazık oldu bu ülkeye.

Hüseyin Alkan